UÇAN SPAGETTİ

Evrenin sonuna doğru!

Coen Kardeşlerin Son Mucizesi: The Ballad of Buster Scruggs

Coen Kardeşler (Joel Coen ve Ethan Coen), Tarantino ile birlikte işlerini en çok sevdiğim yönetmen ve senaristlerdir. İşin sadece mizah boyutunu ele alınca da Coen Kardeşler en sevdiğim isimlerdir diyebilirim. Mümkün mertebe yaptıkları her filmi izlemeye çalışıyorum. Hâlâ biraz eksiğim var fakat bunu kısa sürede kapatacağıma inanıyorum.

Bugünkü yazıma konu olan film ise Coen Kardeşlerin son yapımları olan The Ballad of Buster Scruggs. Netflix için yaptıkları bu filmi esasında bir dizi olarak planlamışlar. Fakat sonrasında her ne olmuşsa bu işten vazgeçerek film olarak sunmaya karar vermişler. Fakat türünün film olmasına bakmayın. Bir dizi gibi bile izlenebilir. Zira dizi bölümlerini bir araya ekleyerek güzel bir vahşi batı antolojisi oluşturmuşlar. Merak edenler için filmin künyesi aşağıdaki gibidir.

Film: The Ballad of Buster Scruggs
Yönetmenler:  Joel Coen ve Ethan Coen
Senaryo: Joel Coen, Ethan Coen, Jack London (Altın Damarı hikâyesi), Stewart Edward White (The Gal Who Got Rattled hikâyesi)
Oyuncu Kadrosu: Tim Blake Nelson, James Franco, Liam Neeson, Tom Waits, Zoe Kazan, Tyne Daly
Tür: Komedi, Drama, Western
Süresi: 2 saat 12 dakika

The Ballad of Buster Scruggs vahşi batının her yönünü elinden geldiğince bize göstermeye çalışan bir film. Altı adet farklı hikâyeden oluşan filmde, hayatın içinden bazı anları bizlere sunuyorlar. Vahşi batının ne kadar vahşi olabileceğini, insanların çaresizliğini, hayatta kalma mücadelesini, türlü türlü insanları bu filmde görüyorsunuz.

Şimdi birbiriyle alakası olmayan altı farklı hikâyeye kısa kısa değineceğim. Bu kısımlarda bolca spoiler olacaktır. Filmi izlemeyenlerin bu kısmı atlayarak okumalarını tavsiye ediyorum. Ara kısımları filmi izledikten sonra okuyabilirsiniz.

The Ballad of Buster Scruggs

Aynı zamanda filme de ismini veren ilk hikâye The Ballad of Buster Scruggs, filmdeki açık ara en eğlenceli bölüm. Hikâyenin başkahramanı Buster Scruggs isminde neşeli mi neşeli bir kovboy. Neşeli olduğu kadar da vahşi aslında. Beyazlara bürünmüş naif bir insan gibi gözükse de kendisi için vahşi batının en hızlı kovboyu diyebiliriz. Tek marifeti iyi bir nişancı olmak değil tabii ki. Aynı zamanda çok da güzel şarkı söylüyor.

Bu bölümü kısaca özetlemek gerekirse, Buster Scruggs’ın hayatından kısa bir kesit sunuyor şeklinde özetleyebiliriz. Kısa fakat vahşi! Ve de eğlenceli! İşte şimdi köşeye sıkıştı dediğiniz bir anda ne yapıp edip bir şekilde karşısındakini alt ediyor. İşin eğlencesi ise bunları yaparken inanılmaz absürt bir şekilde yapması. Örneğin sürekli olarak dördüncü duvarı kırıyor ve izleyicilerle konuşuyor. Arkası dönük bir şekilde aynadan bakarak rakibini vurması için yaptığı analiz ve hesaplamalar bu bölümde en çok güldüğüm kısımlardı diyebilirim. Ve bir de masa sahnesi var ki bu sahnenin komedisini anca izleyerek anlayabilirsiniz. Ayrıca bardaki şarkılı ve danslı kısım da müzikal anlamda çok başarılı ve eğlenceliydi.

Tıpkı güzel olan her güzel şey gibi Buster Scruggs’ın da sonu geliyor. Kendisini düelloya davet eden “siyahlara bürünmüş” bir genç kovboy tarafından, tıpkı kendisinin rakiplerini öldürdüğü tarza benzer bir şekilde öldürülüyor. E ne demişler? Hiçbir zaman sonsuza kadar zirvede kalamazsın. Seni alt edecek birisi de elbet bir gün çıkacaktır. Buster Scruggs’ı mağlup edip nam salan siyah atlı kovboyun peşine de ilerleyen zamanda bir başka genç kovboy düşüyor. Döne döne sonu gelmeyen bir çark gibi devam ediyor hayat.

Near Algodones

Yanlış zamanda yanlış bankayı soyan genç bir kovboyun hikâyesi. Daha doğrusu soymaya çalışan. Çevredeki üç kasabanın da işlerini yürüten bir bankayı soymaya çalışan genç bir kovboy hiç beklemediği olaylar silsilesiyle karşılaşıyor.

Başına neler gelmiyor ki? Soymaya çalıştığı bankadaki yaşlı görevli ne genç kovboyun ne de biz izleyicilerin beklemediği kadar çetin ceviz çıkıyor ve soygunu engelliyor. Banka görevlisi çok güzel bir taktik ile soyguncuya karşı savaşıyor. İzlemesi oldukça keyfili sahnelerdi. Daha sonrasında ise bu genç kovboyumuz yakalanıyor, idam edilmek üzereyken kızılderililerin saldırısına şahit oluyor, ağaçta asılı bir şekilde kalıyor, başka bir olaydan dolayı tekrar hırsızlıkla suçlanıyor ve tekrar asılıyor. Ne macera ama!

Bu hikâye filmin en zayıf hikâyesiydi. Fakat bu kesinlikle kötü olduğu anlamına gelmiyor. Zayıf dememin nedeni ise sadece aksiyon ve komediye odaklı bir bölüm olması. Yine de bu aksiyon sahnelerini oluşturan kızılderililerin saldırı sahnesi nefesleri kesen tarzda sahnelerdi. Vahşi batıya yakışır bir şekilde gerçekleşen vahşi bir mücadeleye tanıklık ettik. Genç kovboyun, kurtulduktan hemen sonra tekrar suçlanarak idama mahkum edilmesi ve idam sırasında kendisiyle birlikte idam edilen birisinin ağladığını görünce “İlk seferin mi?” diye sorması sanırım bu bölümün özetiydi diyebilirim. Acaba sırf bu replik için mi bu bölümü çektiler diye düşünmedim de değil. Çünkü bölümün süresi diğerlerine göre kısaydı.

Bu bölüm bizlere vahşi batıda yaşamın ne kadar hızlı olduğunu ve hiçbir şeyin kesin olmadığını, her an her şeyin gerçekleşebileceğini gösteriyor. Banka soyduğu için idama mahkum edilen genç kovboyu, kızılderililerin saldırısından sonra kurtaran kişinin hırsız olmasından dolayı genç kovboyun da hırsız sanılarak tekrar idama mahkum edilmesi de güzel bir ironi olmuş. Sonuç olarak güzel bir aksiyon-komedi bölümü şeklinde özetleyebilirim.

Meal Ticket

Ve geldik filmin en dramatik ve izlemesi en zor bölümüne. Çünkü bu bölümde çaresiz bir insan var, yaşama tutunmaya çalışan şanssız bir genç var.

Hikâyesine geçmeden önce şunu söylemek istiyorum. Film boyunca karakterlerin geçmişlerine fazla değinilmemesi, herhangi bir derinlik kazandırmaması bu bölüm için biraz sorun yaratmış. Çünkü bu bölümde karakterlerle ilişki kurmak bizler açısından bölümü daha etkili kılabilirdi. Ne demek istediğimi şimdi anlayacaksınız.

Bölümde birlikte yolculuk eden ve hayatlarını kazanmaya çalışan iki insan var. Birisi yaşı ilerlemiş olan ve diğer kişinin de bakıcısı olan şahıs. İsmini söylemedikleri için şimdilik bakıcı diye hitap edeceğim. Diğeri ise kolları ve bacakları olmayan Harrison isminde bir genç. Kendisinin neden bu halde olduğunu ve bakıcısıyla olan ilişkisini bilmiyoruz. İşte yukarıdaki paragrafta değindiğim sorun da bu. Bu detayları bilmiyor oluşumuz hikâyenin etkileyiciliğini birazcık baltalıyor. Fakat yine de bize asıl sunmak istediği şeyi gördükten sonra bu detayın çok da önemli olmadığını anlıyoruz.

Harrison ve bakıcısı kasaba kasaba gezerek bir tür tek kişilik gösteri sergiliyorlar ve karınlarını doyurmaya çalışıyorlar. Bakıcı her gün at arabasını sürüyor, arabayı gösteri için hazırlıyor, Harrison’ın bütün ihtiyaçlarını gideriyor; yediriyor, içiriyor, giydiriyor, tuvaletini yaptırıyor. Harrison ise sahnede öylece durarak çeşitli hikâyeler anlatıyor, şiirler okuyor. Bunlar arasında Percy Bysshe Shelley’in Ozymandias şiiri ile Shakespeare’den alıntılar da yer alıyor.

Kasaba kasaba gezerek her gün aynı gösteriyi sergileyen bu ikili için işler artık iyi gitmemeye başlıyor. Her geçen gün gelirleri iyice azalıyor. Bir kasabada ise bakıcı, başka birisinin gösterisine tanıklık ediyor. Bir tavuğa basit matematik işlemlerini yaptıran birisinin kendisinden kat kat fazla para kazandığını görünce bu tavuğu satın alıyor. Sonrasında ise işin asıl dramatik bölümü başlıyor. Harrison artık bakıcı için bir yük olmuştur. Hayatta kalma şansını bir tavuğa kaybeden Harrison, çok kötü bir şekilde hayatına veda ediyor.

Doğa acımasızdır, sanat ile zihin doyuran değil somut şeylerle karın doyuran canlı, yine hayatta kalacak olandır. Harrison her ne kadar sanatını güzel bir şekilde icra etse de basit matematik işlemleri yapan bir tavuğun yanında değeri kalmamıştır. Sonuç olarak bu bölüm, ahlak ve etik açısından sorgulatıcı, güzel bir bölümdü.

All Gold Canyon

Sıra geldi belgesel gibi olan bölümümüze. Muhteşem bir doğada geçen bir bölüm. Dağıyla, akarsuyuyla, canlılarıyla mükemmelliğin somutlaşmış olduğu bir manzara. Ve tabii ki insan eliyle bozuluyor bir süreliğine.

Bu bölümde bir madencinin altın arama macerasına tanıklık ediyoruz. Eşeğiyle birlikte muhteşem bir doğaya adım atan madenci günlerce süren araştırmaları sonucunda altın madeninin kaynağının yerini tespit ediyor. Büyük yaşlı bir kaya parçası. “Ben yaşlıyım, fakat sen daha yaşlısın!” diye meydan okuyor bu kayaya. Günlerce ve günlerce süren mücadelesinden sonra tam mutlu sona erecekken hiç ama hiç beklemediği bir şey oluyor. Meğerse genç bir kovboy pusuda bekleyerek madencinin altın madeninin kaynağını bulmasını bekliyormuş. Ve bulunca da sinsi bir şekilde arkasından yaklaşarak madenciyi vuruyor. Altınları kendisi için toplamak üzere madencinin kazdığı kuyuya inen genç kovboy, tıpkı biraz önce madencinin hiç beklemediği bir şekilde bu sefer de kendisi saldırıya uğruyor. Kurşunun midesine isabet etmesinden dolayı hayatta kalan yaşlı madenci, genç kovboyu hiç beklemediği bir şekilde avlıyor. Anlayacağınız genç kovboy avcı iken bir anda av konumuna düşüyor.

Madencinin yaşadığı bu olay sonrasında hissettikleri ve öfkesini kusması, film boyunca en çok hoşuma giden sahnelerden birisiydi. Genç kovboyun günlerce ve günlerce sinsi bir şekilde beklemesine öfkesini kusarken bunu, vahşi batıda moda olan “arkadan vurma” tabirine değinerek yapması gerçekten muhteşem sahnelerdi.

Sonuç olarak madenci amacına ulaşarak altınları topluyor ve o bölgeyi terk ediyor. Başlangıçta mükemmelliğin somut hali olan doğa ise, insan müdahalesi sonucunda biraz yıpranarak mükemmelliğini korumaya çalışıyor. Her ne kadar insanın doğaya verdiği zararın güzel bir örneğini yansıtan bir hikâye olsa da madencinin, doğayı mümkün olduğu kadar korumaya çalışması da hoşuma gitti. Baykuş yumurtalarının birkaçını aldıktan sonra sadece biri hariç hepsini tekrar geriye koyması buna güzel bir örnekti.

The Gal Who Got Rattled

Alice Longabaugh isimli genç bir kızın trajik öyküsü. Pek akıllı denemeyecek olan abisi Gilbert ve köpeği ile birlikte şanssızlıklarla dolu geçen bir öykü.

Alice’in abisi bir iş anlaşması için kız kardeşi Alice ve köpeği ile birlikte bir kafile eşliğinde Oregon’a doğru seyahat etmektedir. Kafasında kurduğu plana göre iş ortaklığı yapacağı kişiyle de kız kardeşi Alice’i evlendirecektir. Alice ise bu durum karşısında pek istekli olmasa da bir şekilde kaderine razı olmuştur. Gerçekçi bir kişiliktir Alice ve karşısına çıkan şeylere de bu pencereden bakmaktadır. Abisinin koleradan ölmesi nedeniyle bir başına kalan Alice için artık işler kötü gitmeye başlamıştır ve şanssızlıklar bir türlü peşini bırakmamaktadır. Bir kızılderili saldırısından sonra da kendi elleriyle hayatına son verecektir.

Kurgu ve hikâye yönünden filmdeki en detaylı bölüm bu bölümdü aslında. Birçok duyguyu hissettiren sahneler vardı. Fakat beni en çok etkileyen kısım, kesinlikle son sahnelerdi. Alice, tıpkı kendisine tembihlendiği şekilde hayatına son verdi. Vahşi batıda yolculuk yapmanın zorluklarını, karşılaşılan olaylar ve bunlara karşı verilen tepkileri gösterdikleri bir bölümdü. Arthur’un talimatına uyarak hayatına son veren Alice’in ölümü kesinlikle bölümün en vurucu ve trajik anıydı.

The Mortal Remains

Ve filmin son bölümü; türlü yolcularla yolculuk yapan, karanlık bir at arabası. Tamamen konuşmalar üstüne geçen bir bölüm. Birkaç farklı milletten bir araya gelen karakterlerin yol boyunca sohbet etmelerini izliyoruz.

Bölümün konusunu ölüm teması oluşturuyor ve kullanılan metafor da oldukça hoş. At arabasını kullanan kişi aslında ölüm meleği ve bindikleri at arabası ile yaptıkları yolculuk da arafta geçen zaman. Fakat bölümde bunları bize açık bir şekilde göstermiyorlar. Ödül avcıları olduğu anlaşılan yukarıdaki görselde yer alan iki kişinin bu tanımlamaya karşı çıkması ve “ölüm melekleri”, “ruh toplayıcılar” şeklinde tanımlamaları tercih etmeleri bize verilen ipuçlarının en büyük örneğiydi ve kendilerini bu şekilde tanımlamaları da çok güzeldi.

Her bölümde birileri öldü fakat bu bölümde ise kimsenin öldüğü gösterilmedi. Çünkü arabadaki herkes zaten ölüydü. Yolculuk boyunca yapılan tartışmalar, genel olarak bölümün işlenişi ve de harika karanlık atmosferden dolayı hoşuma giden bir bölüm oldu.

Kısaca Artıları ve Eksileri

Bölümler ile alakalı kısımda her bölümde hoşuma giden ve gitmeyen şeyleri genel hatları ile yazdığım için bu kısmı fazla uzatmayacağım.

Artıları

Öncelikle çok ama çok keyifli vakit geçireceksiniz. En azından Coen Kardeşlerin tarzına aşina olanlar için bunun garantisini verebilirim. Başı, ortası, sonuyla muhteşem bir kurgu ve senaryo arayanlar ise aradıklarını tam olarak bulamayabilirler. Çünkü bu yapım, bir filmden ziyade vahşi batıdaki yaşamı bize gösteren altı bölümlük bir dizi.

Karakterler çok güzel, her bölümde seveceğiniz bir kişi muhakkak çıkacaktır. Benim en çok sevdiğim karakter kesinlikle ilk bölümdeki Buster Scruggs oldu. Zaten bu bölümden sonra filmin gidişatıyla ilgili fikir edinebiliyorsunuz. O nedenle filme bu bölümle başlamaları çok iyi olmuş.

Oyunculuklar harika. Tim Blake Nelson (Buster Scruggs), Tom Waits (yaşlı madenci), Harry Melling (Harrison) ve Jonjo O’Neill’ın (ölüm meleği) oyunculukları özellikle çok hoşuma gitti. All Gold Canyon bölümünde madencinin (Tom Waits) başına gelen malum olaydan sonraki oyunculuğu gerçekten muhteşemdi. Aklıma kazınan bir sahne oldu. Meal Ticket bölümünde Harry Melling (Harrison) çok güzel bir oyunculuk sergiliyor. Karakterin yaşadığı çaresizliği hüznü izlemekle kalmıyor aynı zamanda hissediyorsunuz.

Müzikler şahane. İlk bölüm zaten bir müzikal bölüm olarak da değerlendirilebilir. Tim Blake Nelson hem filmin girişinde hem de bar sahnesinde müzikal anlamda harikalar yaratmış. Bunun dışında son bölümdeki şarkıların da hikâyeyle olan ilişkisi güzeldi.

Eksileri

Başı sonu olan, güzel bir kurgusu olan bir “film” izlemek isteyenler için bu film uygun bir yapım değil. Bu nedenle böyle bir arayışta olanlara açıkçası pek tavsiye etmem.

Bölümlerin kısalığından dolayı karakterlerle iletişime geçmek ve bir bağ kurmak bazen zorlaşabiliyor. Örneğin Meal Ticket bölümünde karakterlerin (Harrison ve bakıcısı) geçmişleri hakkında daha fazla detay verilip biraz derinlik kazandırılsaydı eminim ki çok daha etkili, çok daha vurucu bir bölüm olabilirdi.

Sonuç

Yorucu bir günün ardından, sizi fazla yormayacak ve keyifli bir vakit geçirtecek; bunu yaparken de kimi zaman güldürüp kimi zaman hüzünlendirecek ve vahşi batı yaşamını size çok iyi bir şekilde hissettirecek eğlenceli bir film arıyorsanız mutlaka ve mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.

Son olarak fragmanı da ekleyerek yazımı noktalıyorum.

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?
Updated: 23 Kasım 2018 — 17:14
UÇAN SPAGETTİ © 2018 Sitemizde yer alan içerikleri kaynak belirtmeden paylaşmak yasaktır. Frontier Theme
Scroll Up