Albüm İnceleme #1: Masana Temples

Uzun bir süre boyunca…

Uzun bir süre boyunca – ki bu süre hayatımın büyük bir çoğunluğunu kapsıyor – herkesçe bilinen ya da sandık içlerinde kapakları toz tutmuş, naftalin kokulu albümleri dinleyerek vakit öldürmek ile meşgûldüm. Bu albümleri bulabilmek için girmediğim site ve katılmadığım grup kalmadı, hâliyle. Ama hep, bir şeylerin eksikliğini hissetti kulaklarım…

Yaz aylarının birinde bir gün, bir albümü dinledikten sonra kendimce bir doyum noktasına ulaştığımı düşündüm. Bu düşünmeye bir anda sarıldım ve teyit etmek için de albümleri dinledikten sonra puanlama ve görüşlerimi yazdığım not defterine bakmak istedim… dinlediğim albüm sayısının 500’ü aştığına tanık oldum. Önce biraz şaşırdım, sonra da büyük bir olgunlukla karşıladım; etrafıma pis pis sırıtışlar attım: “Evet, ben dinledim!” der gibi duvarlara bağırdım… Peki ya ne elde ettim?

*

Aslında…

Aslında kitap okumak gibi albüm dinlemek de insana çokça nen katabilen bir aktivite – ne yazık ki bunu çok göz ardı ediyoruz. Nasıl ki kitap okumanın faidesini görebilmek için önemli yerlerin altını çizmek ya da notlar almak ya da yazar hakkında bilgiler edinmek gerekiyorsa, aynısı albüm dinlerken de geçerli. Yalnız, albüm dinlerken altını çizebileceğiniz satırlar yok, fakat gidişatını anlayabileceğiniz armoni ve akorlar, notalar var. Bir de üstüne albümü çıkaran sanatçı/grup hakkında bilgi sahibi oldunuz mu, tamamdır!

Kitaplar, insana en basit anlamda düşünme yetisini kazandırıyor. Bu düşünme yetisini besleyen şey de analitik. Albümler ise, kitapların kazandırdığı düşünme yetisine yaratıcılık gibi bir nen olan peri tozunu ekliyor. Öyle ya da böyle, yanlış ya da doğru, düşünebilen bir varlık olan insanın diğer insanlardan en büyük ayrımı yaratıcılığın büyüsünde yatıyor.

*

İlk incelememde sizlere…

İlk incelememde sizlere, henüz daha yeni dinlemiş olduğum bir albümü hem tanıtacağım, hem inceleyeceğim hem de şiddetle (ne kadar şiddet barındırdığı tartışılır) önereceğim.

Kikagoku MoyoMasana Temples albüm kapağı – bandcamp.com

Kendilerini “psychedelic explorers” [saykodelik kâşifler] olarak tanımlayan beş kişilik bir grup, Kikagaku Moyo. Grubun adı Japonca’da ‘geometrik desen(ler)’ anlamına geliyor. Biraz grubun geçmişinden bahsedelim ve hangi noktalardan bugüne kadar geldiler, birebir tanık olalım.

Kikagaku Moyo grubu üyeleri – bandcamp.com

2012 yılında, Tokyo’da, Kikagaku Moyo bir sokak sanatçısı olarak ortaya çıkmış. Yani gücünü sokaktan, insanlardan alan bir grup. Hâl böyle olunca, dinleyici ile birebir iletişim fırsatı bulduğu tüm vakitlerde dinleyici kitlesini oluşturma konusundaki tüm kapılara sahip. Bu kapıların anahtarları ise şöyle: Ana baz olarak psychedelic müzik türünü etiket olarak kendilerine yapıştırsalar da, 70’s Rock gibi kült bir etiketi, Traditional Folk gibi eşine-benzerine çok az rastlayabileceğimiz bir etiketi de içeriyorlar – belki de bu anahtarlar, lokal olarak Tokyo gibi bir yerde çok büyük bir etki uyandırmış – ya da uyandırmamış – olsa da, en çok bize etkide bulunduğu kesin. Çünkü Türk insanının kulağı bu müziğe ezelden beri alışık, dinleyince yabancılık hissetmeyeceği ortada.

Albümdeki ilk şarkı “Entrance”. Bizi müthiş bir sitar solosu ile davet ediyor albümü dinlemeye, sanki. İlk şarkıdan geleneksel Japon halk müziğine ince ince dokunan notalarla bizi mest ederken, bir yandan da arkaplandaki ambiyansı sağlayan notalar, saykodelik zamanın çok kısa sürede yanımızda olacağını adeta bize hatırlatıyor gibi.

İkinci şarkı “Dripping Sun”. İlk şarkıdan geleneksel, ama ambiyansında saykodelik ögeler barındıran şarkıdan sonra bizi 70’ler karşılıyor. Hâlbuki biz ambiyanstan dolayı bu şarkının saykodelik bir şarkı olacağını düşünüyor idik – fakat olsun… bu tınılar bize uzak değil – böylelikle de albümün içine daha ilk iki şarkıda girme fırsatı buluyoruz. İhtimâl ki gözlerinizi kapatıp dinlemeye başlarsanız, sanki Erkin Koray’ı dinliyormuş gibi olacağınıza adım kadar eminim. Bu şarkı bana göre iki kısımdan oluşuyor. İlk kısım başlangıcından 1:54’e kadar iken, ikinci kısım 1:54’ten sonrasını kapsıyor. İlk kısımda 70’lerin eşsiz-benzersiz tınısı ile dans ritmini harmanlayan grup, ikinci kısımda ritimde bir düşüşe geçiyor. Bu düşüş ani gerçekleşse de, vokalin girmesiyle, grubun dili ile birden o 70’ler, sanki geleneksel halk müziğine bürünüveriyor… şarkı sonlara doğru ritmini tekrardan arttırıyor.

Üçüncü şarkı “Nazo Nazo”. Bu şarkı modernize edilmiş bir halk müziği tadında. Üstüne söylenebilecek pek bir nen yok.

Dördüncü şarkı “Fluffy Kosmich”. Bu şarkı biraz daha Radiohead kafasında. Şarkının yarısından sonrasında ambiyans giderek büyüleyici oluyor, biraz da metal türünün alt türlerine pencere açıyor – rock ile bezenmiş şekilde.

Beşinci şarkı “Majupose”. Belli kısımları Japon dizilerindeki o kralların sarayında güle-oynaya dinlecek nendeyken, bazı kısımları sokakta arkadaşlar ile sohbet hâlindeyken dinlenecek nende – oldukça eğlenceli.

*

Kısa bir mola…

Kısa bir mola zamanı. Albümün yarısını devirdik. Şimdi bu yarı ile ilgili genel fikirlerimi paylaşmanın tam vakti!

*

İlk yarıya şöööyle bir bakınca grubun niyetini şıp diye kavrayabiliyoruz. Tek bir tür ile sanatlarını yapmaktansa, bunları çapraz bağlar ile bağlıyor, harmanlıyor ve dinleyiciye öyle sunuyorlar. Bu durumda da dinleyiciye kalan tek şey grubu takdir etmek oluyor.

İlk şarkı ile geleneksel tadını alan biz, ikinci şarkı ile ağzımızdaki o geleneksel tadı ısırınca 70’ler tadını dilimizin sol üstünde hissediyor, bir daha ısırınca üçüncü şarkıda dilimizin sağ ortasında halk müziğini, bir daha ısırınca da dördüncü şarkıda dilimizin ucunda rock-metal karışımı bir nen elde ediyoruz. Lokmayı yutarken de boğazımıza eğlenceli bir tat bırakan beşinci şarkıyı elde ediyoruz.

Tek lokma ile doyacak değiliz – aç gözlüyüz! Gelin, bir lokma daha alalım…

*

Altıncı şarkı “Nana”. Söz söyleme tekniği çok hoş olan bir şarkı – vokalin de hakkını vermek gerekiyor. Ritim genel olarak albüm çapında aynı gibi gözükse de, nüanslar barındırıyor. Her şarkıda, bir önceki şarkıda kullanılmayan bazı enstrümanlar bizi karşılıyor. Mesela bu şarkıda bir zil/çan türünden bir nen kulaklarımıza geliyor – ve yapay da değil. Yine her şarkıda – neredeyse – olduğu gibi bu şarkıda da ritim tek bir yolda ilerlemiyor. Şarkının son çeyreğine yerleştirilen sitar solosu, geleneksel halk müziğine göz kırpmamıza neden oluyor.

Yedinci şarkı “Orange Peel”. Camel kafasında bir şarkı. Hatta dinlerken Lady Fantasy şarkısını anımsadım bile. Şarkıda özellikle orta kısımlardaki tuşlu enstrüman, sadece sitar ile geleneksel halk müziğine göz kırpmamızın nedenini bize sorgulatıyor. Biz de ne yapıyoruz? İki gözümüzü birden kırpıyoruz – Yey! 70’ler klasiği gibi ilerliyor, bitiyor – sonunda çok güzel bir solo barındırıyor.

Sekizinci şarkı “Amayodori”. Soundtrack gibi bir şarkı – bakacak olursak – Indie bir oyuna koyulduğunda çok da sırıtmayacak gibi. Tatlı, naif, hoş…

Dokuzuncu şarkı “Gathering”. Klasik rock ile 70’ler harmanlanmış, sert bir tınıya sahip olmuş. Ben sözleri anlamasam da vokal tekniğinden, şarkıdaki konumundan oldukça etkilendim. Her dinlediğimde eşlik etmeye çalışıyorum, tarzanca. Şarkı biraz uzun, ama sıkmıyor. Çok güzel bölümleri var, bu bölümlerde de sololar var.

Onuncu şarkı “Blanket Song”. Indie rock tarzında, biraz daha akustik olsa tam kalem diyebileceğimiz türden. Fakat gerek tınıdan, gerek işleyişten bu sonuca ulaşabilmek mümkün. Geleneksel halk müzik ögeleri de, sırıtmayacak şekilde, şarkıya yerleştirilmiş durumda.

*

Albümü devirdik…

Albümde en çok hoşuma giden şarkı “Gathering” oldu.

Her şarkı birbirinden değerli, özümseyerek dinleyiniz – gerekirse birkaç defa.

Arkadaşlarınıza mutlaka öneriniz, dinlemeyecek olanlar ile beğenmeyenleri bir odaya kapatınız; onlar ile arkadaşlığınızı kesiniz.

Müzik endüstrisinden istifa ediniz, sendikalara üye olup; alternatiflere yöneliniz.

Albüme puanım 10 üzerinden 9’dur, tüm halkımıza duyurulur.

Dinlemek ve/veya satın almak için: Masana Temples by Kikagaku Moyo/幾何学模様

Bu yazıyı paylaşmak ister misiniz?
error
Updated: 29 Nisan 2019 — 18:18